• BIST102.270
  • Altın149,533
  • Dolar3,5485
  • Euro4,2033
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 13 °C
  • YEMEK
  • Son Haberler
    Tüm yemek haberleri »
    • GAZETELER
    • Günün Manşetleri
    Tüm Gazete Manşetleri »
    • CANLI PAYLAŞIM
    • Yazarlarımız
    Tüm Yazarlarımız »

    İslam, İlim ve Erbakan

    Bilal OKUDAN

    Bu yazıda sizlere 54. Hükümetin Başbakanı Milli Görüş Lideri Merhum Hocamız Prof Dr Necmettin Erbakan’ın İslam ve İlim adlı konferansının sözcüklerini birebir alıntı yaparak yazacağım. Son zamanlarda Cumhur Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın gündeme getirdiği Amerika Kıtasını Müslümanlar keşfetti iddiası da bu konuşmanın içeriği arasında geçmektedir. Şimdi sizleri İslam Âlimlerinin Dünyamız İlim ve Bilim Tarihine geçmiş keşif ve icatlarını içeren konuşma ile baş başa bırakmak istiyorum. İyi okumalar. Umarım Beğenirsiniz.

    ‘’Böyle bir konuyu aramızda konuşmaya çok büyük ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü Müslümanlar olarak; dünyanın gelmiş geçmiş en büyük düşünce sistemine sahip bulunuyoruz. Fakat bu büyük mana ve düşünce sistemine sahip Müslümanların karşısında -mücadele suretiyle sevapları ve şerefleri artsın diye- karşısında daima batıl fikirler ola gelmiştir. Bu batıl fikirler, bir Müslüman diyarı içerisinde bizleri, kendi dinimizi, kendi hakikatlerimizi öğrenemeyecek hale getirmişlerdir. Bakın, ben bugün size, dinimizin yaydığı ışıkla yapılmış olan ilmi çalışmaların bazılarından bahsedeceğim. Eminim ki, çoğumuz bu çalışmalar hakkında fikir sahibi değiliz. Niçin? Çünkü kendi geçmişimizi ve gerçeklerimizi öğrenmeğe imkân bulamamış kimseleriz.

    Önce, mevzuun ehemmiyeti hakkında bir noktayı belirtmek istiyorum: Bizim düşünce sistemimizde aslında hiçbir noksanımız yoktur. Ancak yetiştirilme tarzımız dolayısıyla yanlış düşüncelere düşebiliyoruz. O da şu: Efendim, ortada bir Müslümanlık var. Müslümanlık bilhassa ahrete, manevi ilimlere, ahlâki değerlere fıkhı ve diğer ilimlere ait birçok esaslar getirmiş, biz bunları öğrenmişiz, fakat zannediyoruz ki, Müslümanlık dışında başka hakikatler de vardır. Neymiş bu hakikatler? Efendim bakınız eloğlu çalışıyor. Amerikalı Avrupalı ne büyük mamureler meydana getiriyor; Aya ve yıldızlara gidiyor İyi de, bu insanların çalışmaları, Kuran-ı Kerime istinat eden ilimler münasebetiyle midir, değil midir? Bunu iddia edecek vaziyette değiliz, diye düşünüyor ve diyoruz ki:

    Müsbet ilmin kurucuları müslümanlardır:

    Şimdi ortaya daha büyük bir iddia koyuyorum. Diyorum ki, bugün Batılının ilmi dediğimiz Fiziği, Kimyayı, Matematiği, Astronomiyi, Tıbbı, Tarihi, Coğrafyayı ve hatta bugünkü ilimlerin hepsini Müslümanlar kurmuşlardır. Bu tabiî çok büyük bir iddia… Fakat bu iddianın ispatına hazırız.

    Bakınız, meselâ en önemli gelişmelerden bir tanesi, Aya, yıldızlara gitme konusudur bugün, değil mi? Bu Aya, yıldızlara gitme konusu bizim astronomi dediğimiz yıldızlar bilgisine ait bir husustur. Ve biliyoruz ki; astronominin kurucusu Müslümanlardır. Size bunlardan sadece birkaç örnek vereyim: Meşhur İslâm âlimlerinden el-Battanî isimli büyük bir astronomi âlimi, yani feza ilmi âliminden bahsetmek istiyorum. El-Battanî kimdir? içinizde bilen var mı? Bizim kendi alimlerimiz maalesef bize öğretilmemiştir. Çoğunuz Batlamyusun ismini işitmişizdir. (Ptoleme veya Batlamyus diye..) Çünkü maalesef bizim kitaplarımız, bu Batılı bilginlerin ismini yazar. El-Battani’ye gelince ismini bile zikretmez. Neden? Çünkü bizim kitaplarımız birtakım taraf tutan Batılıların kitaplarından tercüme edilmiştir. Halbuki Pîtoleme (Batlamyus), nerede, el-Battanî nerede? Bakın bunların arasındaki farkı size açıklamaya çalışayım: El-Battanî kendisinden önceki Mısırlı âlim Batlamyusun güneşin fezada bulunmuş olduğu yerden aynı yere tekrar gelmesi için, yani bir senelik bir zamanın geçmesi için; bizim bugünkü tabirimizle dünyanın kendi etrafında 260 defa dönmesi lâzımdır, dediğini, yani bir seneyi 260 gün zannettiğini görüyor. El-Battanî, ise Batlamyusun düşüncesinde yanıldığını, bir senenin 365 gün, 5 saat, 46 dakika, 22 saniye olduğunu söylüyor.

    Şimdi müsteşrikler, ve batı taklitçileri bize el-Battanî ile Batlamyus arasındaki farkın basit bir fark olduğunu iddia edebilir mi? Şu görmüş olduğumuz rakam bugünkü en hassas ölçü aletleriyle yapılmış olan ölçüye nazaran bir senenin hakiki müddeti bakımından sadece 2 dakika ve 24 saniye kadar farklı bir miktardır. El-Battanî, senenin uzunluğunu işte bu kadar hassas bir şekilde ölçüp ortaya koymuştur.

    Peki, bir seneyi 260 gün zannetmenin ilmi seviyesi nerede, bir seneyi, saniyesine kadar bildirmenin derecesi nerede? Evet bu farklar, başka sahalarda da şimdi göreceğimiz gibi devam edecek. Niçin? Çünkü Müslümanlar ilmi ellerine almış, bunları düzeltip hızla artırmıştır. Bu tarihlerden sonra Batlamyus gibileri ise eski devirlerde ve çok gerilerde kalmış olan bir insan konumundadır.

    Eski Mısırlılar Akdenizin genişliğini, meselâ Mersinden İskenderiyeye kadar olan mesafeyi, bugünkü gerçek uzaklığının yirmide biri kadar zannediyorlardı. Yani Ankara ile Konya’nın arası 260 kilometre. Onlar Ankara ile Konyanın arasını 10 kilometre zannediyorlardı. Ama iş İslâm âlimlerine gelince: Akdenizin hakiki genişliğini ilk defa ve en doğru biçimde ölçmüşlerdir. Nasıl ölçtüler? Abbasiler devrinde Halife Memun, “Ben Akdeniz bölgesindeki Müslüman toprakların kadastrosunu çıkartmak, herkesin hakkını ve sınırını tespit etmek istiyorum. Bana bütün Akdeniz boyundaki İslâm diyarlarının ölçülerini kesin olarak çıkartıp getireceksiniz” dedi ve bu işi âlimlerine vazife olarak verdi. İslâm âlimleri o zamanki imkânlara göre Akdenizin genişliğini ölçmek için şöyle bir yol takip ettiler: Akdenizin kenarında sahilde kurulan bir şehirden ölçüye başladılar. Yüksek bir tepenin üstüne çıkıyorlar, o tepeden itibaren görebildiği kadar, ileriki mesafeye bakıyorlar. Sonra çıkmış olduğu tepenin denizden yüksekliğini ölçüyorlar…

    O zamanki aletlerle güneş batarken bulundukları tepeden aletlerle aradaki açıyı hesap ediyorlar. Daha açık bir misal üzerinde konuşursak, meselâ Konyada bir tepeye çıktık. Bakıyoruz, Kulu kasabasında güneş batıyor. Güneşin orda kaç derecelik bir zaviye ile battığını hesaplıyoruz. Ardından bulunduğumuz tepenin yüksekliğini ölçüyoruz. Bu yüksekliği ve bu zaviyeyi belirledikten sonra aradaki mesafeyi matematikle buluyoruz. Yani Kulu’dan Konya’ya kadar olan mesafeyi hesaplıyoruz. Nasıl yapıyoruz? Sırf bunu hesaplamak için bizim bugün trigonometride kullandığımız sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjant mefhumlarını icat ederek hesaplıyoruz.

    Bu mefhumları ilk defa bulan Halife Memun zamanındaki Müslüman âlimlerdir. Bunlar bu mesafeyi hesaplarken karşısındaki açının sinüs ve kosinüsünü hesaplıyor ve bu hesaplar vasıtasıyla mesafeleri ölçüyorlar. Buradan gidiyor, Kuludaki tepeye çıkıyor; oradan da Ankara istikametine bakıyor. Ara yerdeki mesafeyi ölçüyor, böylece tepelere çıka çıka şehirler arasındaki mesafeleri ölçe ölçe Akdenizin bütün uzunluğunu hesaplıyor. Bu suretle bulmuş oldukları uzunluk; Akdenizin bugün bildiğimiz uzunluğunun ta kendisidir. Eski Mısırlıların Akdenizin uzunluğunu bugünkünün yirmide biri kadar zannetmelerine rağmen, Müslüman âlimleri işi ele alınca o günkü imkânsızlıklara rağmen, hakiki mesafeyi hesaplayabiliyorlar.

    Şimdi bu “sinüs” meselesine gelelim. Trigonometri okuyan nispeten yaşlı kardeşlerimiz, ağabeylerimiz burada bilirler ki, eskiden trigonometri dersi okunurken sinüs, kosinüs kelimeleri yerine “ceyp, taceyp” kelimeleri kullanılırdı. Bizim otuz sene önce yazılmış lise kitaplarında bunlar ceyp, taceyp olarak geçer. Ceyp kelimesi arapça bir kelimedir. İlk defa halife Memun zamanındaki Müslüman âlimleri mesafe ölçerken bu kelimeyi kullanmışlardır. Bu uzunluğu o zamanki insanlar “cebe” benzetmişler ve buna bizim türkçede cep demek olan ceyp demişlerdir. Hesaplarında, kitaplarında “ceyp aşağı, ceyp yukarı” diye bir sürü hesaplar yapmışlardır. Şimdi bu kitapları Haçlı seferlerinden sonra Avrupalılar almışlar, bakmışlar ki, bunlar Akdenizin genişliğini fevkalâde doğru bir şekilde ölçmüşler Ama Bunu nasıl yaptıklarını ve hesaplamalarda kullandıkları ceyp gibi tabirleri anlamamışlardır. Bu hesapları hiç anlamadan lügatı açmışlar, Arapçadaki ceyp kelimesinin Lâtince karşılığı olan (sinüs) kelimesini kullanmışlardır. Avrupalılar buna (sinüs) dedikleri için, biz de her şeyimizi Avrupalılardan aktarmağa kalktığımızdan, bugün kendi mekteplerimizde kendi bulduğumuz ilimlerin adlarını onların anlamadan kullandıkları kelimelerle okutuyoruz. Onun için sinüs, kosinüs tabirlerini kullanıyoruz. Hâlbuki bunları bulanlar Müslümanlardır. Malın sahibi Müslümanlardır. Avrupalı bizden bunu anlamadan almış, bizde yine anlamadan onlardan alıyoruz.

    Matematik, cebir, geometri Müslümanların malıdır:

    Elbette Müslümanların yaptıkları sadece bunlardan ibaret değildir. Müslümanlar bugünkü coğrafyada bildiğimiz arz daireleri arasındaki mesafeleri ölçmüşlerdir. Halife Memun zamanında, Harran ovasında, bizim Türkiye’de bulunan bir kaza ile Irakta bulunan diğer bir şehir arasındaki mesafelerin fiilen ölçülmesi ve mesafelerde güneş bölgelerine ait yapılan hesaplarla tespit edilmiştir. Arz daireleri arasındaki miktar bugünkü bilgilerimize göre 111.000 kilometredir. Daha Halife Memun zamanında bunun 111.000 km. olduğu hesaplanarak ortaya konulmuştur.

    Ve yine Müslümanlar, bu ilimler arasında sinüs, kosinüs v.s. bulduktan başka bunların tablolarını da yapmışlardır. Sinüs cetvelini bugün mekteplerde kullanıyoruz. Hattâ bu cetvellerin çokları tercüme edilmiştir. Tercüme edilen kitaplara bakarsak, İngilterede, Fransada, Almanyada basılmış kitaplardır. Ve biz zavallı insanlar olarak bugün zannederiz ki bu kitapların içindeki hesapları ilk defa yapanlar Avrupalılardır. Hâlbuki ilk defa trigonometri cetvellerini Müslümanlar hazırlamışlardır. Hem de öylesine hassasiyetle ki. Büyük Müslüman âlimlerinden Horasanlı Gıyasettin Cemşîd, “Risâletül-Muhitiyye” adlı kitabında bir derecenin sinüsünü ilk defa hesaplamışlardır. Şimdi tekrar karşımıza Avrupalıyı, hususiyle müsteşriki alıp soralım: Siz diyorsunuz ki, Müslümanlar bu ilimleri Yunanlılardan ve Mısırlılardan aldılar. Gösterin, Nerede Mısırlılarda sinüs mefhumu, nerede Mısırlılarda trigonometrik hesap mefhumu? Nerede Mısırlılarda sinüs bir derecenin kıymeti? Böyle şeyleri onlar bilmezler Ama Gıyaseddin Cemşid, sinüs bir dereceyi bakın ne hassasiyetle hesaplamıştır: 0, 017 452 404 437 238 371. Takriben virgülden sonra 18 hane hassasiyetle sinüs bir dereceyi hesaplıyor. Bugün bu hesabı elektronik makine ile yaptığımız zaman bir tek rakamı bile şaşmıyor Gıyaseddin Cemşîd, trigonometri cetvelini bu hassasiyetle oturup yapmıştır. Nasıl yapmış? Onların bu işi nasıl yaptıklarını düşündüğümüz zaman akıllar duruyor. Öyle metotlar karşısında, hayranlıktan başka bir şey duymak mümkün değildir.

    Keza bugün yine Avrupalılara “pi sayısı”nın kimin tarafından bulunduğunu sorsak, efendim pi sayısını eski Yunanlılar bulmuşlar derler. Hayır, pi sayısını ilk defa bulan ve pi sayısının rakamlarını hassasiyetle hesaplayanlar yine Müslümanlardır. Ve yine Gıyaseddin Cemşîdin Risâletül – Muhitiyye adlı kitabından bu hesabı sizlere veriyorum. Gıyaseddin Cemşîd pi sayısı için şu rakamları veriyor; 3,141592635589743 yani virgülden sonra 15 hane hassasiyetle pi sayısını doğru olarak hesaplıyor. Bugün elektronik makinelere hesaplattığımız zaman bunun hiçbir rakamının yerinden oynatamıyoruz. Çünkü asr-ı saadet gelmiştir, insanların ilmi, Müslümanların eline geçmiş ve ilim, asıl ilim olmağa başlamıştır.

    Müslümanlar sadece trigonometri ve astronomi ilimlerini kurmakla kalmamışlardır. Müslümanlar bugün okuduğumuz “cebir” ilmini kurmuşlardır. Müslümanlar bugün gördüğümüz bütün matematiğin esaslarını ortaya koymuşlardır. Bakın, bizim karşımıza gelip “Biz aya gidiyoruz, yıldızlara gidiyoruz”, diyen insanlardan birine, şu hesabı nasıl yapıyorsunuz? dediğimiz zaman birtakım rakamlar yazacak… l,2,3,….9 gibi bildiğimiz rakamlara başvuracak Bu rakamların sahibi de Müslümanlardır. Bu rakamların şekillerini Müslümanlar bulmuşlardır. Avrupanın şu rakamları: Afrika ve İspanyadaki Batı Müslümanlarının kullandıkları rakamların aynısıdır. Eski yazıda kullandığımız rakamlar ise Doğu Müslümanlarının kullandıkları rakamlardır. Binaenaleyh Avrupalıların kullandığı rakamların sahibi dahi Müslümanlardır.

    Daha ileriye gidiyorum. Karşımızda bizi hakir görme alışkanlığı içerisinde fiyaka yapan insanların; bütün hesapları yaparken kullanmış olduğu metotları onlara verenler de Müslümanlardır. Nasıl olmuş? Bakınız, müsteşrik bize geliyor ve diyor ki, “Müslümanlar eski Hindlilerden, eski Mısırlılardan ve eski Yunanlılardan ilmi almıştır.” Tabiki iftira ediyor ve gerçeği çarpıtıyor. Bu nasıl ilim alıştır ki, eski Yunanda rakamlar 60’tan daha büyük değildir. Zira eski Yunanlıların kaç tane harfleri varsa o kadar da rakamları vardır. Yani harfleri bitiyor, rakamları da bitiyor. Hâlbuki Müslümanlar geliyor ve diyor ki, “bizim geniş ufkumuza sizin basit kalıplarınız kifayet etmez.” Biz yeni bir rakam sistematiği getireceğiz. Ne getireceksiniz? Cevap olarak diyorlar ki, biz her türlü sayıyı ifade edecek bir rakam sistemi getireceğiz. Meselâ biri ele alalım. Bunu şöylece, (1) işaretiyle ifade edeceğiz. Bunu böyle yazar önüne bir nokta koyarsanız bu o zaman (10) olacak; iki tane nokta koyarsanız (100) olacak; üç tane nokta koyarsanız (1000) olacak, deyip bugünkü “aşarî” (onluk) sistem dediğimiz sistemi icat ediyorlar.

    Bu sayede sonsuz sayıyı ifade etmek mümkün oluyor. Dahası var. Bu aşarî (onluk) sistemi getirmek ve geliştirmek suretiyle bugünkü toplama çıkarma ve bölmenin de prensiplerini koyuyorlar. Hâlbuki eski Yunanlılar toplama, çıkarma, çarpma ve bölmeleri yapamazlardı. Çünkü onların rakam sistemleri buna müsait değildi. Bu çeşit toplama ve çıkarmaları yapmak için çubuklarla çalışırlardı. Muhtelif boylarda çubukları uç uca eklemek suretiyle hesap yaparlardı. Nihayet Müslümanlar bunların yaptıklarını incelediler. Çok yetersiz bulup bu aşarî sistemi getirdiler. Bu ondalık sistem insanlığa yapılan ne büyük hizmettir ve ilme en büyük katkıdır.

    Müslümanlar sadece “her şeyi size veriyoruz ama, yalnız şu bizim ondalık sisteminizi verin” deseler, ortada Avrupaya ait hiçbir şey kalamaz. Fakat beyler geliyorlar, diyorlar ki, “bu sizin Müslümanlık dediğiniz şey gericiliktir.” Hay hay biz bu gericiliğe razıyız, yalnız bizim mallarımızı bize geri verin, çıkın bizim karşımıza da ilericilik diye “biz artık ondalık sistem kullanmayacağız” deyin. Yeni bir hesap metodunu getirin de görelim sizi. Bu çeşit hesap metotlarını getirmiş ve bu çeşit ilimleri insanlığa hediye etmiş olan Müslümanlardır. Ama biz kendimizi tanımıyoruz..

    Bunun gibi Müslümanların yaptıkları, Müslümanlar cebir ilmini de bulmuşlardır. Nedir bu cebir ilmi dediğimiz? Cebir ilminin kelimesi el-Câbir adlı İslâm âliminden geliyor. Avrupalılar da buna el-Câbir demeğe dilleri dönmediği için, bunun okunmasını, beceremedikleri için el-Câbir adını el-Gebra diye okurlar ve bugün İngilterede Almanyada basılan bütün cebir kitaplarının üzerinde el-Gebra demek suretiyle el-Câbirin adına izafeten bu ilmi liselerde cebir diye okuyoruz. Kim bulmuş bunları? Elbette Müslümanlar bulmuştur. Peki, ne yapmıştır bu Câbir? Câbirin yaptığı şu: Eski Yunanlıların ve Hindlilerin yaptıklarını incelemiş. Ama müsteşriklerin dediği gibi onlara sahip çıkmamış. Ya ne yapmış? Onların inceledikleri hususlara bakmış, bir takım cebir meselelerini üçgenlerle, hendesi şekillerle yaptıklarını görmüş. Çünkü cebir ilmi eski Yunan’da, Mısır’da ve eski Hitte yoktu. Câbir birtakım büyüklükleri harflerle göstererek bugünkü cebirin esaslarını ortay koymuştur. Bugün bizim karşımıza geçip de fiyakasını yaptıktan bu ilmin sahibi de Câbir’dir… Yani cebrin sahibi de Müslümanlardır. Bir eşitliğin iki tarafına aynı miktar ilâve edilirse, çıkartılırsa, çarpılırsa veya bölünürse bu eşitlik kafiyen bozulmaz diyen Câbirdir. Câbir ne yapmış? Birinci derecedeki denklemlerin ve ikinci dereceden denklemlerin çözümünü vermiş kitabında… Daha da ileri gitmiş…

    Aynı zamanda üçüncü derece denklemlerinin çözümünü vermiş, ayrıca karekök de okuyan talebelerimizin çokları üçüncü dereceden denklemi çözemezler. Fakat Câbir yani Müslümanların ilimleri ilerlettiği devrin büyük bir âlimi olan el-Câbir, üçüncü dereceden denklem çözmeyi göstermiş ve hem de bütün bunların yanında küp kök almayı da göstermiştir. Bunlar öyle büyük mesafelerdir ki, bu mesafeleri eski basit vaziyetinden alıp da götürmek ancak Müslümanların ferasetiyle olmuştur. Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Müminin ferasetinden korkun. Onlar Allahın nuruyla bakarlar” bu bakış sadece manevi sahada olmamıştır, maddi sahada da olmuştur, İslâm âlimlerinin bu ilimlere getirdikleri disiplinleri incelediğimiz zaman aklımız durur. Bunlar bu büyük otoriteyi, bu büyük disiplini nasıl kurmuşlar, diye hayret edersiniz. Çünkü eskiden çubuklarla, şekillerle bu meselelerin çözülmesi nerede? Bu gün on asır geçmesine rağmen hâlâ Câbirin getirdiği ilmin yerine daha iyisini getirmek mümkün olmamıştır. Hadi ilericilik yapın da görelim sizi…

    Şu bizim cebirde kullandığımız “sıfır” mefhumunu da Müslümanlar getirmişlerdir. Bugünkü cebirin en yüksek kısımlarını gösteren limit hesapları vardır.

    Müslümanlar ayrıca “logaritmayı” bulmuşlardır. Bugün logaritma dediğimiz cetvelleri ve logaritma mefhumunu ilk defa bulan el-Harzem adlı İslâm âlimidir.

     

    Fizik ve kimya ilmini Müslümanlar kurmuşlardır:

    Müslümanlar bütün bu riyaziyeyi kurmakla kalmamışlar, ayrıca tarihi, fiziği, kimyayı kurmuşlardır. Peki, Müslümanlar fizikte ne yapmışlardır? Müsteşrikin dediği gibi eski Yunanlı bilginlerin söylediğini hemen almamışlardır. Bir misalle anlatayım: Bugünkü fiziğin kurucusu İbn-i Heysemdir. Kimya ilminin kurucusu da yine Müslümanlardır. Câbir b. Hayyan kimyanın kurucusudur. O ilk defa atomun parçalanabileceğini söyleyen insandır, ikinci hicrî asırda yaşamış büyük bir âlimdir. Hemen Asr-ı Saadet’ten sonra kimya ilmine ait incelemeleriyle bilinen Câbir b. Hayyan muazzam bir insandır. Atom nazariyesini ortaya koymuştur. Câbir b. Hayyan bugün bize kimya derslerinde okutulan Lavoisier prensibini koymuştur. Newton prensibini koymuştur. Kaç asır önce? Avrupalılardan takriben on asır önce. Câbir b. Hayyan 8. asrın insanı. Hâlbuki Newton prensibinden ancak 19. asırda Avrupada bahsedilmiştir. Câbir b. Hayyan yerçekimi kanunları koymuştur. Nereden biliyorsunuz? Yakında Almanyada 4 ciltlik bir kitap basılıyor. Câbir b. Hayyanın kitabının fotokopileriyle yayınlanacak. O kitabın içerisinde herkes bilmeye ve görmeye başlayacak. Avrupalılar Câbir b. Hayyanın kitabını 14. asırda tercüme etmişlerdir. Ama ancak 16. asırda ne olduğunu anlamışlar ve böylece Lavoisier prensibi ortaya çıkmıştır. 17. asırda diğer söylediklerini anlamışlardır. Gay Lussac prensibi ortaya çıkmış. Ve 19. asırda cazibe prensibini anlamışlar, böylece Newton prensibi ortaya çıkmış. Ama bunları Câbir b. Hayyan on asır önce ortaya koymuştur. Câbir b. Hayyan bütün ilim tarihinde ilk defa laboratuar kuran ilim adamıdır, ilk defa müşahede ve deney metodunu ilme getiren insandır. Hattâ kendi laboratuarında ilk sunî hücreyi yapmış insandır ki Avrupalı bugün dahi onun seviyesine ulaşamamıştır. Tabiî buraya gelince aklınız durur. Ama Câbir b. Hayyan Hicrî 2. asırda kimya ilmini bu noktaya getiren insandır. Bugün Almanyada Câbir b. Hayyanın eserleri üzerinde doktora çalışmaları yapılıyor. Fakat maalesef biz kendi insanlarımızı, bulmuş olduğu ilim dallarını Batılılardan aldığımız için ve Batılılarda Müslümanların kitabını kendilerine aktarırken isim zikretmedikleri için, kendi büyüklerimizin farkında değiliz.

    Tarih, coğrafya ve sosyoloji bilimlerini Müslümanlara borçlulardır:

    Müslümanlar, tarihi bulmuşlar, coğrafyayı kurmuşlardır. Eskiden tarih hikâyelerden ibaretti, ilk defa İbn-i Haldun “Mukaddime”sinde tarihin bir hikâye ilmi olmadığını, bütün insanların, milletlerin yaşayışlarını sebepleriyle, neticeleriyle inceleyen, bunların tahlilini yapan bir ilim olduğunu belirtti ve ilk tarih kitabını yazdı. Ve yine ilk defa coğrafya haritasını çizen Müslümanlardır. Hatta Amerikanın keşfi ilk defa Müslümanlar tarafından yapılmıştır. Müslümanların haritalarında Amerikanın mevcudiyeti gösterilmekte idi. Biz biliyoruz ki, Amerikayı Kristof Kolomb keşfetti. Neden böyle biliyoruz? Çünkü biz bilgilerimizi Avrupalılardan aktarıyoruz da ondan. Bakın Kristof Kolomb hakkında yeni yapılan tetkikler neleri gösteriyor: Kristof Kolomb Venediklidir. Yani ticaret gemileriyle İslâm alemiyle en fazla temasta bulunan bir yerden. Kitaplar daha ziyade Venedikte, Cenevizde tercüme edilerek Avrupaya intikal etmiştir. Kristof Kolomb Venedikte Müslüman kitaplarından “batıya doğru gidildiği zaman, yeni kıtalara rastlanacağını” okumuş ve öğrenmiştir. Bundan dolayı kendisi de bu işi merak etmiş ben de gidip bunu göreyim, demiş ve ilk defa Atlantik’e açılmak cesaretini göstermiştir. Kristof Kolomb Atlantikte aylarca gidiyor fakat bir türlü karaları bulamıyor. Hattâ öyle bir noktaya geliyor ki, gemisinin içerisindeki insanlar bunaltıdan dolayı isyan etmeye kalkıyorlar. Geri döneceğiz diyorlar. Sen bilmediğin yere bizi götürüyorsun, bunun sonu çıkmaz diyorlar. Yapılan tetkikler gösteriyor ki, o gemide bulunan bazılarının hatıra defterindeki notlardan anlaşıldığına göre Kristof Kolomb şu sözleri söyleyerek isyanı bastırıyor: “Öğle çıkışmayın, böyle söylenmeyin. Ben devamlı olarak Batıya gidildiği zaman yeni karalara rastlanacağı fikrini ve bilgisini Müslümanların kitaplarından okudum. Bu karaya mutlaka varacağız. Çünkü Müslümanlar yalan ve yanlış söylemezler.” Ve nitekim sabrediyorlar, devam edip gidiyorlar. Nihayet Amerika kıtası karşılarına çıkıyor.’’

     

    • Yorumlar 1
    • Facebook Yorumları 0
      Yazarın Diğer Yazıları